Yaşanmış İlginç Olaylar

CORUK MISTIK KIŞI:
Bu gerçek bir hayat hikâyesidir. Daha doğrusu yaşanmış gerçek bir olay. Hayatın ta kendisi…

Yıl 1937 Nisan ayının 14’ü… Coruk Mistik lakabıyla anılan Mustafa Kaya ( Şevketlerin babası ) atına patates çuvallarını yükler yanına eşini de alır. Niksar pazarına sabahın ilk ışıklarıyla girer. Hemen ilk gelen müşteriye patatesi satar. Çünkü; çarşıda yapılacak pek çok işi ve gidilecek uzun bir yolu vardır. Gaz, tuz, çay, şeker gibi ailenin ihtiyaçlarını alır. Ayrıca yanındaki eşine de bir entarilik alır. Yolda yemek için ekmek biraz da katık olarak helva alarak atını hazırlayıp yola çıkar.

Hava güzeldir. Karısıyla bazen şakalaşarak bazen de atışarak yola devam ederler. Her şey yolundadır. Niksar’daki yakıcı nisan güneşi yükseldikçe etkisini azaltır. Hanyeri, Haşan Köyü, Devebağırtan, Kocamaşat, Karyürüyen derken yol iyice kısalmıştır. ” Başçiftlik ha şurada… En fazla bir saatlik yol kaldı.” Diye düşünerek Yoğsuliçmezden birer yudum su içerler. Belbaşı Geçidine tırmanmaya başlarlar. Beli döner dönmez bir fırtına, bir tipi gözleri kör, dizleri dermansız kılar. Atyoluna yukarı çıkarken önce atın sırtındaki eşyaları bırakarak atın kuyruğuna yapışırlar. Atın gücü kesildiği için onu da bırakırlar. Çalın Burnunu karı koca birbirlerine destek olarak dönerler. Lâkin tipi insafsız ve acımasızdır. Aman vermez yolculara. Takatları kesilir, bir adım daha atamaz olurlar. Çaldibinde Hacı Kazımlara ait olan tarlanın içindeki kocaman armut ağacının dibine sığınırlar. (Ağaç, 10-12 yıl önce kesilmiştir.) Birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışırlar. Birlikte yaşam savaşı vermeye çalışırlar. Tipi amansız, tipi acımasızdır. Rüzgârla savrulan kar taneleri kudurmuş köpek gibi yolcuların üzerine saldırmaktadır. Hâlbuki köye yaklaşmışlardır. Evlerle aralarında 200-250 m mesafe ancak vardır. Bağırsalar belki de duyulacak. En azından köpekler duyacak. Azrail etraflarında dönmektedir. Takdiri ilahi gerçekleşmek üzeredir, ömürleri orada nihayet bulur. Karı- koca oracıkta çaresizlik içerisinde ölürler.

Ertesi gün köylüler ölüleri birbirlerine sarılmış olarak karlar altında bulurlar. O gün bu gün sayılı fırtınadır nisan ayının ilk günleri. Halk o tarihten sonra bu fırtınaya Coruk Mistik Kışı demiştir.

KUDUZ VAKASI:

Yaşam şartlarının çok zor, geçim sağlamanın güç; ama insanların küçük şeylerle mutlu olabildiği yıllar… Akrabalığın, dostluğun, arkadaşlığın her şeyin üzerinde olduğu zamanlar… İnsanların insan gibi yaşadığı, küçük menfaatleri için başkalarını satmadığı günler…

Başçiftlikli baharın ektiği patatesi güzün söker. Bir kısmını tohumluk ayırır. Bir kısmını kışlık yiyeceği için bekletir. Eğer geriye kalmışsa onu da toprağa kuyular. Bahara doğru onu çıkarıp satacak ve ailenin ihtiyaçlarını o parayla karşılamaya çalışacaktır.

Yıl 1957, aylardan şubat. Henüz kış Başçiftlik’ i terk etmemiş, Niksar Ovası’nda da baharın ilk belirtileri görülmeye başlamıştır. Sabahın ayazında patates çuvalları atlara yüklenmiş, yola çıkılmıştır. Erken çıkanlar daha Atyolu’nun başına varmadan Cafertamı ormanından inen bir kurt yolculara saldırmış, insan, at önüne ne geldiyse ısırmıştır. Tam 13 kişi, bir o kadar da at kurdun saldırısına uğramıştır. Yolculardan bazıları geri dönerek olayı köy halkına haber vermiştir. Yaralananlar atlarla Niksar’a yetiştirilmiştir.

O zamanlar kuduz aşısı nerede?…Hastalar doğru Tokat’a gönderilirler. Burada hastaneye yatırılarak aşıları yapılır. Hastaların iyi olmaları beklenirken önce Ali Çakırtaş (İda’nın oğlu ), sonra Şamil oğlu Halil Gökçe ölürler. Nuri Kaymak ( Şevki Memedi’nin oğlu ) hastalanınca iğne ile etkisiz hale getirilerek ölmesi beklenir. Bu arada hastalardan biri olan Süleyman Güler’in babası Abdullah Güler ( Kara Apul) zorla hastahaneye girer. Doktorları tehditle sağ kalan hastaların Ankara’ya naklini sağlar. Ankara’ya gönderilen hastalar iyileşerek sağ salim dönerler. Olan olmuş, ölenler ölmüş; kalan sağlar bizimdir misali herkes yaşantısına devam etmiştir.

Tokat’taki aşıların bayat olması fidan gibi üç gencin hayatının sonunu getirmiştir. Zamanımızdaki kudurmuşların hedeflerinin gençlerin kafaları ve beyinleri olduğu gibi o günkü kuduz kurt da gençlerin bazılarını kafalarından yaralamıştır. Daha yeni askerden gelmiş, 20 günlük evli Ali Çakırtaş, 18 yaşındaki Halil Gökçe ve 18 yaşındaki Nuri Kaymak’ın azraili kuduz kurt olmuştur.

Bu olay halk arasında hep anlatıla gelmiştir. Biz de gelecek nesillere geçmiş zamanlardaki yaşanılan güçlükler hakkında bilgi verebilmek amacıyla buraya kayıt düştük.

SU HİZARI:
Uzun yıllar önce Başçiftlik nahiyedir. Nahiye müdürü ise Halil Efendilerin dedesidir.

Bugün Kurşı’dan geçen kanalın başladığı yerde bir ana ile Kalederesi’nden alınan su Halil Efendilerin evlerinin alt tarafından Mahmut Koç (Kara Mahmut)’un eski evinin yanına kadar getirilmiştir. Burada yüksek bir olukla Dere Mahalleye giden yolun üzerinden aşılarak şimdi Osman Bolat’ın evinin bulunduğu yere aktarılmıştır. Burada su gücüyle çalışan bir hızar sistemi kurulmuştur. Yüksekten püskürtülen suyun gücü İle 5-6 adet hızar aynı anda çalışmaktadır. Bu şekilde kütükler daha kolay ve daha kısa zamanda şekle sokulmakta veya tahta yapılmaktadır. Sonradan her ne sebeple ise bu sistemden vazgeçilmiştir.

Çocukluğumuzda bu yere Hızar yanı derlerdi. Şimdi buranın Hızar yanı olduğunu orta yaşın üzerindekiler bilmektedir. Bilenlerden çoğunun da buraya niçin Hızar yanı denildiğini bildiklerini zannetmiyorum.

PARMAKSIZ ŞÜKRÜ’NÜN MAKİNESİ:

Düşman yurttan kovulmuş. Cumhuriyet ilan edilmiş. Ülke huzura kavuşmuştur. Sadece huzur yeterli değildir. Huzurla birlikte refah da gereklidir. Bu yüzden ülkede büyük bir kalkınma hamlesi başlatılmıştır. Ülkenin etrafı demir ağlarla örülmüş, fabrika bacaları yükselmeye başlamış. Bütün yurtta muasır medeniyete (çağdaş uygarlık) ulaşma çabaları tüm gücüyle yürütülmektedir.

1933 yılı cumhuriyetin 10. yılıdır. Bütün Türkiye’de kalkınma hamlesinin kenarından, köşesinden tutacak güzel ülkenin güzel vatandaşlarına yeni açılımlar bulabilmek ve Türk insanında uzun yıllar saklı ve örtülü bırakılmış yetenekleri ortaya çıkarabilmek amacıyla yarışmalar düzenlenmiştir. Bu hareket bütün şehir, kasaba vs köylere duyurulmuştur.

Başçiftlik’te de bu işe gönül vermiş olan Şükrü Kaymak (Parmaksız Şükrü) aklının yettiği, elinin döndüğü kadar çalışmış, Çabalamış kağnının arkasına bağlanarak taşınabilen bulgur çekme vs eleme makinesi yapmış. Yaptığı bu makine İle Reşadiye’de yapılmakta olan yarışmaya katılmıştır. (Başçiftlik o yıllarda Reşadiye İlçesine bağlı bir köymüş) Yarışmanın sonucunda Parmaksız Şükrü’nün emeği birinciliğe layık görülmüştür, ödül olarak da Türk bayrağı ve madalya verilmiştir.

Parmaksız Şükrü bayrağı kağnının önüne asmış, makinesini kağnının arkasına bağlamış, madalyası da boynunda sevinçle yola çıkmıştır. Bir an önce Başçiftlik’e vararak yakınlarıyla sevincini paylaşmaktır tek hedefi. Ama yol bitmek bilmez. O Başçiftlik’te nasıl karşılanacağını hayal ederken birkaç kişi tarafından yolu kesilir. Parmaksız önce bir güzel dövülür. Sonra makinesi parçalanır. Madalyası ve bayrağı elinden alınarak yolcu edilir. Parmaksızın birinciliği hazmedilememiştir. Emeği yok edilmiş, gururla taşıyacağı ödülleri elinden alınmış olsa da Parmaksız Şükrü sağ olarak sevdiklerine kavuşmuştur. Makinesini tekrar yapmış ama bayrak ve madalyanın geri getirilmesi mümkün değildir. Üstelik Başçiftlik’e gururla girememenin acısı da ömrü boyunca hiç yalnız bırakmamıştır Parmaksız Şükrü’yü.